çalışanın hukuku örnek nesil ümmül kura ümmül qura İslam edebinden demetler ş şer şeraf şerafeddin şerafeddin hoca şerafeddin kalay şerafeddin kalay kitapları şerafettin şerafettin kalay 50 nasihat anne babaya nasihat dr şerafeddin kalay dr şerafettin kalay Elli Nasihat hacc imh insan vakfı insan ve medeniyet irşad islam islamda maaş islamda tarife islam hukuku kalay kredi almanın hükmü kuran kuran ikliminden müzakereler medine mekke nasihat nasihatler orneknesil.com revagrup reva yayin sahabeler Sahih-i Müslim sera serafeddinkalay.com Soru Cevap sorularla islamiyet
WP Cumulus Flash tag cloud by Roy Tanck and Luke Morton requires Flash Player 9 or better.
Büyüyerek derelere karıştığı, nehirlerle çağıldayıp ummanlara ulaştığı, haşmetli dalgalarla köpürüp kabardığı, coştuğu, zaman zaman durgunlaşıp minicik dalgalarla sahilleri ve gönülleri okşadığı gibi; evlerinden, mahallelerinden, köylerinden, kasabalarından süzülüp çıkan, aynı bölgeden giden kardeşleriyle birleşen, ülkelerinden sel sel olup akarak Mekke’yi dolduran mü’minler arasına karışmaktan, onlarla birlikte akmaktan geliyoruz. Akan suların belli merkezlerde meydana getirdiği anaforlar, gözleri alan kıvrılışı, pervane oluşu gibi Beytullah’ın etrafında pervane olan muhteşem kalabalığın arasından geliyoruz. Dalga dalga duaların yükseldiği, göz yaşlarının sinelere aktığı, gerçek bir insan ummanı olan Arafat’tan geliyoruz. Dünyanın dört bir yanından gelen mümin gönüllerle kaynaşmaktan, dertleşmekten… geliyoruz.
Basit sorular, zor cevaplar
Tahmin edebiliyor musunuz; bu kadar güzelliğin, manevi huzurun duyulduğu, yaşandığı anlarda izdihamın getirdiği bedenî zorluklardan öte zorluklar da varmış. Meselâ, önünüze çıkan, ışıldayan gözlerle size bakan, sonra sevgi ve samimiyetle elinizi sıkarak; uzak doğulu olduğunu belli eden bir arapçasıyla; “Siz Türk müsünüz?” diye soran, “Evet” diye cevap verince: “Dünyayı kana bulayıp arkasından müslümanlardan hesap soran zâlim ve kafir Amerika’nın safında sizin ne işiniz var?” diye soran Singapurlu bir gence cevap verebilmek ne kadar zormuş!? Ekranlarda baş örtülü kızların okullara alınmadığını görüntüleyen manzaraları, çocukların göz yaşlarını, polisler tarafından itilip-kakıldığını gören ve size rastlayınca gördüklerini aktarıp; “bir Müslüman bunları nasıl yapabilir? Bunlar, hiç Kur’an okumazlar mı?
Allah Rasulü’nün, validelerimizin, sahabe hanımlarının nasıl yaşadığını hiç bilmezler, duymazlar mı?” diyen Mekkeli’ye, Medîneli’ye, Sudanlı’ya, Ürdünlü’ye… cevap verebilmek, şehidler diyarı Anadolu’da, fethini Allah Rasulü’nün müjdelediği İstanbul’da yaşananları anlatabilmek ne kadar zormuş!? Bunu yapanlar hak-hukuk bilirler mi? Bilseler de uyarlar mı?
Hukukî ifadesiyle; eğitim ve öğretim kurumlarına girilmesine, kişiler üzerinde zor kullanarak engel olunmasının (TCK. m. 188/6 ve 188/7), gayrimeşru olarak kamu hizmetlerinin görülmesine ayrılan yapılara girilmesine engel olmanın (TCK. m. 185/5), görevi kötüye kullanmanın (TCK. m. 288) yasak olmasının anlamı nedir? Eğer yasaksa, görevi vatanımızda yaşayanların huzur ve güvenini temin etmek, onları korumak ve kollamak olan güvenlik güçleri nasıl bir emirle ve ne şekilde okullar önünde etten, çelikten duvar oluşturuyor? Çoğu rüşdünü doldurmamış çocukları itip kakabiliyor, copluyor, hakaretler yağdırabiliyor, otobüslere doldurarak bir çoğu için meçhul olan semtlere bırakabiliyor? Bütün bunların hangi akla, vicdana, mantığa sığdığını açıklayabilmek ne kadar zormuş.!? Bundan da öte; üniversite öğretim üyeleriyle birlikte haber izlemek, Filistin manzaralarının arkasından Türkiye ile ilgili çiğ görüntüler ekrana düşünce acıma hissi dolu gözlere bakmak, “şimdi ne soracaklar ve ben ne diyeceğim” diye dalıp gitmek, vaktiyle imrenilen bir milletin bu günkü konumunu açıklamak, hatta o ortamda oturmak… ne kadar da zormuş!?
Türkiye, daha ne kadar Avrupa kapısında bekleyecek?. Bu gençlerin, kızlarımızın durumu ne olacak? “Türkiye, ne zaman madden ve manen düze çıkacak? Ne zaman bizi sevindirecek” “Ümit ışıkları var mı? Ne zaman bu şevksizlik, ümitsizlik dağılacak?..” sorularına bulanık ve yuvarlak olmayan cevaplar verebilmek gerçekten ne kadar zormuş? …..
Bir Başka Zor Soru?
Önceki yolculuklardan birinde Sudanlı, iyi giyimli, efendi davranışlı bir kaptanın kullandığı otobüsle Cidde havaalanından Medine’ye yolculuk yapıyorduk. Koşuşturmalı günlerin yorgunluğu ve uykusuzluğunu iyi bilirim. Yerimden kalkarak kaptanın yanına, yardımcı için ayrılan koltuğa oturdum. Yol boyunca konuşmak, onu uyanık ve canlı tutmak istiyordum. Yanına gelişime, dilini bilişime çok sevindi. Türkleri çok sevdiğini, efendiliklerini, becerikliliklerini, vs… anlatıyor, birbirinden güzel şeyler söylüyordu. Türkiye’yi yakından tanıyordu. Gelmiş-gitmişti. Umduğumdan daha kültürlüydü. Sonradan üniversite mezunu olduğunu öğrendim. Farların ışıttığı yol önümüzde bize doğru akıp gelirken koyu bir sohbete daldık.
Türkiye, Sudan ve aklımıza gelen bütün İslâm Ülkeleri’ni masaya yatırdık. Müşterek dertlerimiz, hassasiyetlerimiz dile geliyor, Türkiye ile ilgili isimler geçtikçe, ön sıralarda oturup isimleri duyarak merak eden hacılara kısa tercemeler yapıyordum. Amerika’nın çizdiği rotadan çıkınca Sudan’ın nasıl bir anda terörist ülke ilan edildiği, nasıl ticarî ambargo konduğu, herkesten önce nasıl kardeş İslâm ülkelerinin kendileriyle ilgilerini kestiğini, Avrupa’da deli dana hastalığı çıkınca başta İngiltere olmak üzere nasıl bir çok Avrupa ülkesinin el altından kendilerinden canlı hayvan satın aldığını, böylece daha önceki yıllardan daha fazla ihracat yaptıklarını, kendi kaynaklarına dönünce nasıl ekonomilerinin rahatladığını… anlattı.
İslâm ülkelerinin dış dünyaya ve birbirlerine karşı tavırlarını dertleşme sadedinde dile getiriyoduk. Bu kültürlü kaptanımız sözü birden Türkiye’ye döndürerek beklenmedik bir soru sordu: “Epeydir merak ederim. Türkiye, Mevlâ’nın bir çok nimet bahşettiği bir ülke. Her mevsimi var. Her çeşit güzelliği var. Her çeşit tarım ürünü de var. Üç tarafı denizlerle kaplı. Dağları ormanlarla; vadileri nehirler, ırmaklarla dolu… Ülkenin yüzölçümüne uygun nüfusu var. Bağ ve bahçeleri olduğu gibi madenleri, doğal güzellikleri var. Kültür seviyeleri yüksek, yetişmiş insanları var. Kısaca mühendisleri, doktorları, mimarları, bir çok alanda iş adamları, fikir adamları vs… var.” (Elini kullandığı otobüsün direksiyonuna vurarak) “Bu otobüs bile Türkiye’de, Bursa’da yapılarak buraya geldi. Dolayısıyla diğer İslâm Ülkeleri’ne kıyaslandığında ciddîye alınacak oranda fabrikaları, sanayisi var. Dünya çapında iş gören müteahhitleri, mühendisleri, kalifiye elemanları var. Güzel bir coğrafyası, dış dünya ile irtibat imkanları var. Kara, deniz, hava bağları var. Turist çeken doğa güzellikleri, asırlar ötesine uzanan tarihî şehirleri, bölgeleri var…
İnsanların da Türkiye’ye karşı bir merakı, hissedilir meyli var. Bütün bu imkanlar varken neden Türkiye ekonomisi hep uçuruma doğru yol alıyor!? Parası her gün neden değer kaybediyor? Durumuna akıl, sır ermiyor; sizce bunun bir açıklaması var mı?” Böyle güzel bir tasvirin peşinden gelen böyle bir soruya da içten ve inanarak, akla ve gerçeğe uygun bir cevap vermek gerçekten ne zormuş… Kaptandan izin isteyerek yolcularımıza döndüm. İçlerinde bir çok iş adamları ve eğitim, öğretim ortamından gelenler vardı. “Demindenberi neler konuştuğumuzu merak ediyordunuz. Şu anda bir soru soruyor; cevabını siz verin” diyerek soruyu can alıcı noktalarıyla özetleyerek onlara aktardım. Herkes ittifakla soruya yerinde bir soru dedi. Ancak cevapla ilgili bölüm çok çeşniliydi ve hiç biri Türkiye’yi bu duruma getirenlerin hoşlanacağı cinsten değildi:
Hortumcular, yükü tutan akrabalar, devlet eliyle devleti soyanlar, imtiyazlı aileler, oluk gibi dış dünyaya özellikle Amerika’ya akan fâizler, Antalya hava alanından İsrail’e uçan vücuda sarılmış milyonlarca dolarlar…
ABD Hariciyesi’nin 28 Şubat öncesi raporu, peşinden gelen 28 Şubat ve mantığının sebep oldukları… daha neler neler. Zaten ancak uzaya sığardı hortumların aktardığı… Kaptanın gözleri, bir taraftan parlayan yol çizgilerinde, diğer taraftan zaman zaman seslerin sahibini merak ederek aynada… Ortalığın durulmasını kendisine yapılacak açıklamayı bekliyor. Anlatılanları zihnimde toparlayarak ona özetlemeye çalışıyorum. Bazı söylenenlere hayretler ediyordu. “Gerçek mi?” diye soruyordu. Ancak yeterince tatmin olmadığı tavrından belliydi. Her cevap, yeni sorular akla getiriyor. O da kendisini yeni sorular için hazırlıyor; sözlerimin bitmesini bekliyordu. Durumu anlamıştım. Elbette söylenilenlerin bir çoğunun haklı tarafı vardı. Elbette, kendi tatmin olmadığım bir konuda başkasını tatmin etmek zor olacaktı. “Son olarak bir şey eklemek istiyorum” dedim. “Bekliyorum” dercesine başını salladı. “Uzayda meçhule açılan bir kara deliğin varlığından, gelen göktaşlarını ve uzay cisimlerini yuttuğundan söz ederler, hiç duydun mu?” diye sordum. “Evet” dedi. İşte Türkiye’nin bir yerinde de herhalde böyle bir karadelik var; önüne ne gelirse yutuyor. Sorduğun sorunun bundan daha kısa daha doyurucu başka cevabı yok” dedim; anlamış, gülmeye başlamıştı. O da; “Bu kara delikten herhalde bir çok ülkede daha var” diyerek ortak derde parmak bastı. Meğer, kolay zannedilen ne kadar da zor sorular varmış…
Bir başka ibretli durum Hacca gitmeden çok kısa bir süre önce, Almanya’ya kısacık bir seyahatim olmuştu. Çok değişik bir duyguyla döndüm. Önceki gidişlerimde; artık gurbetin uzadığına, çolukçocuğun büyüdüğüne, yurda dönmenin, üçbeş arkadaş bir araya gelerek bir iş kurmanın, yaban illerde sürünmekten, içine düştükleri bir bataklık gibi gördükleri bu ülkelere saplanıp kalmaktan kurtulmanın, vs… gerekliliğine dair sözler duyuyordum gurbetçilerden. Ev, arsa, dükkan alanlardan, yaptıranlardan, çeşitli imkanlardan, yatırımlardan söz ediliyor, istikrar arayışları ve özlemler dile getiriliyordu. İki yıl önce de bir seyahatim oldu. Duyduğum kelimeler çok değişmişti. Artık herkes Alman vatandaşlığına geçmekten, kimilerinin geçtiğinden, hakları dolanların ne yapması gerektiğinden, muamelelerin nasıl yürütüldüğünden, vs… söz ediliyordu. Almanya’da ev alacaklara verilen krediler, gösterilen kolaylıklar konuşuluyor; ev almış olanlar, aldıkları evlerin özelliklerini sıralayarak diğerlerini de heveslendiriyordu. O gidişimde, bir kişiden bile Türkiye’ye dönme arzusunu dile getiren tek cümle olsun duymamıştım. Türkiye ile ilgili duyduklarım; hep acı sözlerdi, sitem doluydu ve yurdumuzun yaşanacak bir yer olmaktan çıktığına yönelikti. Yazın izine gidip dönenler hiç de güzel hatıralar aktarmıyorlar; hele de yolu resmî dairelere veya hastahanelere düşenler, çok acı ve stres dolu tablolar çiziyorlardı. Bir kaç yıl içinde gelinen bu noktaya gerçekten üzülmüştüm. Bu son gidişimde bir mecliste, önceki duyduğum sözlerle sonrakiler arasındaki derin uçuruma dikkat çekerek üzüntümü dile getirdim. Bu ümit kaybının hiç güzel olmadığını ifade etmeye çalıştım. Ancak daha üzücüsünü duydum. “Dahası var efendim,” dediler. “Artık bütün arkadaşlarımız, Türkiye’de aldığı evleri, dükkanları, günün birinde belki üzerine bir şeyler yaparım ümidiyle aldığı arsaları, vs… satmanın, Türkiye’deki yatırımlarını durdurmanın, var olan bütün imkanlarını Almanya’da köklü olarak kalmaya göre ayarlamanın peşinde…
Çoğumuz Türkiye defterini kapamaya çalışıyor…” Almanya’dan gelenlerle elbette Hac‘da da görüştük. Cemiyet, dernek ve teşkilat idarecilerinden gelen şu sözler, dile getirilen bu duyguların ve kanaatin ne derece güçlü olduğunu gösteriyordu: “Biz Almanya’da, Avrupa’nın bir çok yerinde cemiyetler, dernekler, kültür ocakları, teşkilatlar… kurduk ve hizmet vermeye çalıştık. Ancak bütün bunlar 10-15 yıl, bilemediniz 20-30 yıl hedefliydi. Kendimizi buralarda geçici olarak görüyorduk, kurduğumuz müesseseler de ona göreydi. Şimdi anladık ki biz Avrupa’da geçici değiliz. Artık kuracağımız müesseseler de bu anlayışla olmalı. Şimdi anladık ki, bizim köklü eğitim veren, temelleri sağlam, geniş ufuklu, kaliteli ve seviyeli elemanları olan müesseselere ihtiyacımız var. Bir an önce onları kurmak, geçicilik atmosferinden kurtulmak zorundayız.” Sonra gözler biraz dalıyor; ardından tekrar söze başlanıyor: “Özellikle 11 Eylül’ün İslâma ve Müslümanlar’a yönelik getirdiği baskı, bizi tedirgin etmiyor değil. Ancak aynı baskıyı biz fazlasıyla kendi ülkemizde de görüyoruz. Çocuklarımızı okutmakta zorluk çekiyor, hatta okutamıyoruz. Yakınlarımızın çocukları okul önlerinde kıvranıyor. Bizim çocuklarımız böyle davranışlara hiç alışık değil. Zaten 28 Şubat zihniyetinin kasıp kavurduğu bir ortamda huzur duymanın mantık dışı olduğunu biliyoruz. Maddî sıkıntılar, toplumun ahlâkını da bozmuş. Güven kalmamış. Bu sıkıntılara şimdi 11 Eylül sıkıntıları da eklendi. Tedirgin olmakla birlikte yabancı zannettiğimiz bu ülkelerde kendimizi daha emniyette, yarınımızı daha güvende hissediyoruz. Artık çocuklarımızın, torunlarımızın geleceği için daha güvenilir temeller atmalıyız…” Gerçek hayattan alınan bu sözler ve duygular, üzerinde saatlerce düşünülmesi gereken sözler ve duygulardır; gelip kapımıza dayanan gerçeklerdir. Binlerce nimetin bahşedildiği bir ülkeyi bu hale getirenler, konuşanı susturmak, yazanı sindirmek, bıktırmak, çalışanı durdurmak, kendi kalıplarına uymayanı dışlamak, çaresiz bırakmak, vs… isteyenler yeniden kendilerini bir muhasebeden geçirmelidirler. Bu çılgınca gidişe, bu kör saldırılara bir son verip bir an duraklamalı, derin derin nefes almalı; sakinleşip selim düşünecek bir konuma gelmeli, başını iki eli arasına alarak alabildiğine bir düşünmelidirler: Kalmayız inşallah Köroğlu-Ayvaz Biz ne yapıyoruz? Bu ülkeyi nereye doğru sürüklemeye çalışıyoruz? Aslında birileri itiyor da biz de çekiyor muyuz? Onlar nereye itiyor? Bu yolun sonu nereye çıkıyor? Biz kime, niye, niçin hizmet ediyoruz? Bizim ne dertlerimiz var? Asıl dertlerimiz ne? Biz neyle uğraşıyoruz? Kimin emriyle, kimin yararına uğraşıyoruz? (ABD’nin, IMF’nin, AB’nin menfaatleri bizim ülkemizin menfaatlerinden önce mi geliyor?) Kurânî ifadeyle, niçin mücrimi bırakıp mümine saldırıyor (Kalem, 35), onu hedef seçiyoruz? Şahıs olarak bizleri, genel olarak ülkemizi nasıl bir yarın bekliyor? Eğer doğruları ve iyi olanları yaptığımızı zannediyorsak, şu an içinde yaşadığımız günlere nasıl geldik? Bu günlerden memnun muyuz? İçimiz rahat mı? İnsanların yüzüne bakarken sıkılmıyor muyuz? Gerçekten iyi ve umut dolu günleri mi yaşıyoruz?.. Söyleyin; Ne yapıyoruz? Ne yapmak istiyoruz!?..