Dr. Şerafeddin Kalay

Taksimat Etkinlik ve Programlar
    • Şu anda hiç bir etkinlik yok.
Meyve Bahçesi
Arşiv

Farz Tavaf’ın Adetli Olarak Yapılması Hakkında

Tarih Salı, Kasım 30, 2010 by

Dr. M.Şerafeddin KALAY

Farz Tavaf’ın Adetli Olarak Yapılması Hakkında

Hacc ibadetini eda sırasında adet görmeye başlayan bir kadının durumuna, hususen de farz tavafı nasıl eda edeceğine yönelik soru üzerine verdiğiniz cevabı talebelerimin haber vermesiyle okudum. Böyle bir anlayış ve bakış açısıyla verilebilecek bir cevap beklemediğim, biraz da yakıştıramadığım için de üzüldüm.

Fıkh, bir meseleyi iç yüzleriyle, nereden gelip, nereye gittiğiyle, incelik ve derinlikleriyle anlamayı, bu anlayışı ilim dağarcığına yerleştirmeyi, meleke haline getirmeyi ve onunla amel etmeyi ifâde eden bir kelimedir.

Bir meselede fıkhî hüküm verileceği zaman o mesele ile ilgili bütün deliller masaya yatırılır, elde edilen deliller değerlendirilir, meseleye farklı açılardan bakmak gerekiyorsa bakılır ve titiz bir araştırmadan sonra hüküm verilir.

Birçok insanımızı ömründe bir kere yapma imkânı ve fırsatı bulduğu böyle bir meselede nasıl bu kadar rahat karar, dolayısı ile hüküm verdiniz, nasıl bu kadar rahat mesuliyet üstlendiniz bilemiyorum. Dolaysısıyla da yadırgadım.

Sözünüze şöyle başlıyorsunuz: “Sorudan anlaşılan odur ki, hanımların hac esnasında maruz kaldıkları özel halini hacca ve Kâbe’yi tavafa mani sananlar var. Halbuki hanımların özel hali, haccın hiçbir yerinde engel teşkil etmiyor, özel hali ile de haccın tüm vecibelerini rahatça yerine getirebiliyorlar. Hatta daha da ilerisini ifade edelim, özel halde iken farz olan son tavafını da yapabiliyor, özel halde oluşu bu tavafına da engel olmuyor, yapılan tavaf (Hanefi’ye göre ) sahih de oluyor, sadece bu tavafı abdestsiz yaptığı için Hanefilerin bir kısmına göre bir ceza kurbanı kesmesi gerekiyor. Konunun zor yanını da işte bu kurban cezası görüşü teşkil ediyor.”

Daha sözünüze başlarken bile zihnim birçok ifadenizi yadırgıyor, kabullenemiyor. “Farz olan son tavaf” ne demek? Fıkhî bir çerçeveye oturmuyor. Derinlere dalmadan ifade etmek gerekirse son tavaf normalde “vedâ tavafı” olur. Eğer verdiğiniz bilgi veda tavafı ile ilgili ise veda tavafı Hanefî Mezhebine göre farz değil vacibtir. Haccın vacibi şerî özrü olan bir insanın üzerinden düşer. Bunun en açık misali de adet görmeye başlayan ve o temizlenmeden kafilesi Mekke’den ayrılacak olan kadının durumudur. Bu kadın üzerinden vedâ tavafı düşer. Haccına da bir noksanlık gelmez. Üzerinden vacip düştüğü için ceza kurbanı kesmek zorunda da değildir.

Ancak muradınızın bu olmadığı, haccın iki rüknünden (yani iki temel direğinden) biri olan “ziyaret tavafı” diğer adlarıyla hac tavafı veya ifada tavafı olduğu anlaşılıyor.

Fıkıh alanında söz söyleyecek ilim ehli cümlelerinin oturaklılığına, zihinlerde soru işaretleri bırakmayacak derecede başka manalara kapalı oluşuna dikkat etmek zorundadır. Buna uymayan birçok ifadeniz var. Bunlardan biri de “sadece bu tavafı abdestsiz yaptığı için Hanefilerin bir kısmına göre bir ceza kurbanı kesmesi gerekiyor,” sözünüzdür. Bu ifade hiç de fıkha uygun bir ibare değildir. Çünkü ilim ehli bu noktada abdestsizlik hali ile cünüplük, hayz ve nifas hallerini birbirinden ayırmıştır.

İlim ehli farz tavafı abdestsiz eda edenin, tavafı iade etmediği takdirde kurban kesmesi kanaatindedir. Üstelik bu kanaat, iddia ettiğiniz gibi Hanefîlerin bir kısmının değil, kahır ekseriyetinin verdiği bilgidir. Hatta aksini söyleyenin varlığını bilmiyoruz bile…

Cünüplük, hayz ve nifas halleri ise abdestsizlik halinden daha ağır bir haldir. Misal ermek gerekirse, abdestsiz insan ezbere Kur’ân okuyabilir, oruç tutabilir, farz tavafı yapması doğru olmasa da Safa Merve arasında sa’y yapabilir. Büyük hades hallerinde ise bunları yapmak doğru değildir.

Siz hac tavafını eda konusunda cünüplük ile hayz halini ayırıyor, cünüplük halinde tavafın caiz olamayacağını, hayz halinde yapılacak tavafın ise iradî olmayan bir mazerete dayandığı için caiz olacağını söylüyor, hatta ceza bile gerekmeyeceğini vurgulamaya çalışıyorsunuz. Bu da fıkhen oturaklı bir bilgi değildir. Çünkü ihtilam hali de iradî bir hal değildir. Onu da ayırmalı değil miydiniz…

Ayrıca kaynaklarımızda yer alan bilgilere göre hükümleri birçok açıdan bir olmakla beraber hayz hali, iradî olmasa da hüküm açısından cünüplük halinden daha ağır bir haldir. Bunun misali de cünüp halinde başlanılan orucun sahih olması, adet halinde oruç tutmanın ise caiz olmamasıdır. Her ne kadar günümüzde onun fetvasını da bulanlar olsa da hakikat böyledir.

Temel iki hüküm kaynağımızdan biri olan sünnete döndüğümüzde orada açık ifadelerle zikredilen hayız ve nifas halleridir:

Âişe Vâlidemiz’in (ra) Vedâ Haccına katıldığı, Mekke yakınlarındaki Seref denilen vadiye geldiğinde adet görmeye başladığı, Allah Rasûlü’nün ona; “Bir hacının yaptığı bütün amelleri yap, ancak temizleninceye kadar Beytullah’ı tavaf etme,” buyurduğu bilinen bir gerçektir. Hadis hem Sahih-i Buhârî, hem Sahih-i Müslim, hem de Sünen-i Ebu Davud, Muvatta gibi daha birçok kaynakta yer alan bir hadistir. İfade ettiği mana da açıktır.

Vedâ haccında yaşanan bir başka hatıra da nifasla ilgili hüküm bildiriyor. Esma Bint Umeys (ra), Hz. Ebu Bekr’in zevcesidir. Vedâ haccına katılmış, Zülhuleyfe’de sancılanarak doğum yapmıştı. Efendimiz (sav) ona yıkanmasını, hac için ihrama girmesini, insanların hac için yaptığı her şeyi yapmasını emretti, ancak Beytullah’ı tavaf edemeyeceğini söyledi. Hadis, İmam Neseî’nin Sünen’inde sahih isnadla rivayet ettiği bir hadistir.

Abdullah İbn Abbas(ra) da Efendimiz’in(sav); “Hayızlı ve nifaslı kadınlar mikata geldiklerinde yıkanıp ihrama girerler, Beytullah’ı tavaf dışında bütün hac nüsükünü yerine getirirler,” buyurduğunu nakleder. Hadisi Ebu Davud ve Tirmizî nakleder.

Abdullah İbn Ömer (ra) bu konuda sorulan bir soruya cevap verirken; “Ancak onlar temizlenmedikçe Beytullah’ı tavaf edemez, Safa ve Merve arasında sa’y yapamazlar,” der. Bu rivayet sahih bir isnadla İmam Malik’in Muvatta’ında yer alır.

Bunlar hadis kitaplarında yer alan rivayetlerden bir demet.

Fıkıh kitaplarında ise sayfalar dolduracak kadar bilgi ve ibare var. Siz Hanefî âlimlerine dayanarak bilgi veriyorsunuz. Biz Henefî alimlerinden hiçbirinin Kabe’yi adetli olarak tavaf etmeye teşvik ettiğini, veya bu şekilde yapılan bir tavafı normal gördüğünü bilmiyoruz. İddianıza kaynak olarak Diyanet İlmihalini gösteriyorsunuz. Diyanet İlmihalinin ise neyi kaynak gösterdiği meçhul…

“Hanefilerin bir kısmına göre” diyorsunuz. O bir kısmı kim veya kimler?

Molla Aliyyü’l-Kârî Hanefî alimlerinden. Fakih, Muhaddis bir insan. Hac Hakkında yazdığı eser de bu alanda yazılan en güzel ve tafsilatlı eserlerden. Hayatının son on yılını Mekke’de geçirmiş, bu eseri de haccı defalarca yaşayan, Mekke ve ahvalini bilen, tecrübe ile ilmini birleştiren bir âlim olarak kaleme almıştır. Bu da esere ayrı bir değer katmıştır. O eserinde diyor ki;

“Hac yapan bir insan ziyaret tavafının bütününü veya ekserîsini (dört şavtını) cünüp veya hayızlı ya da nifaslı olarak yapsa üzerine bedene (büyükbaş hayvan) gerekir… Bu şekilde tavaf yapmakla isyankâr olur, henüz Mekke’de ise bu tavafı vücuben iade etmesi gerekir. Eğer temiz olarak iade ederse üzerindeki büyük baş ceza kurbanı düşer. Eğer ehline dönmüşse iadesi için yeniden Mekke’ye dönmesi üzerine vacibtir. Hidaye, Kâfî, Zeyle’î ve Cedâyî’de böyle zikreder. Çünkü ibadette fahiş bir noksanlık meydana gelmiştir diye ta’lil ederler.”[1]

Sonra nasıl geri döneceğini anlatır ve peşinden de şöyle der: “Eğer geri dönmez de bedene gönderirse bu da haccının sıhhati için yeterlidir. Ancak efdal olan Mekke’ye geri dönmesidir. Hidâye ve Kafî’de böyle zikredilir. Bedâyi, azimetin bu olduğunu dile getirir.”

İbn Abbas’tan (ra) aktarılan bilgi şudur: “Bedene (büyük baş hayvan, yani deve veya sığır), hac ibadetinde iki yerde gerekir: Birincisi; cünüp olarak tavaf edildiğinde, diğeri Arafat’ta vakfeden sonra cima yapıldığında.”[2]

Küçükbaş hayvan ise bu tavafın abdestsiz yapılması durumundadır. Abdestsiz yapılması halinde bile iade edilmesinin daha doğru kaynaklarımızda yer alır.

Bütün bunlardan öte, hayızlı bir kadının neler yapamayacağı ile ilgili olarak dört mezhebin dördünün de kaynak kitaplarına baktığınızda onlardan birinin de Beytullah’ı tavaf etmek olduğunu göreceksiniz.

Bunu zikretmeyen veya aksini söyleyen bir kitap olacağını bile tahmin etmiyorum.

Ayrıca ilmî bir prensip olarak her mezhebin görüşü kendi kaynak kitaplarından alınır. Dört mezhebi mezc ederek anlatan kitaplardan veya başka mezheplere ait kaynaklardan alınarak anlatılması ilmen çok doğru bir davranış değildir.

Bazı kardeşlerimizin kitaplarında ise, kafilesi dönecek olan hanımların maddi durumları iyi ise adet halinde iken farz tavaflarını yapabileceklerine, daha sonra bedene kurban ederek bu noksanı tamamlayabileceklerine dair bilgi veriliyor. Böyle bir problem çıktığında çözme sadedinde zikrediliyor.

Onların verdiği bu bilgi sizinkine göre insaflı sayılsa da, belli oranda kitaplarımızda yer alan bilgiye uysa da doğru değildir. Çünkü içinde hayızlı olarak Kabe’yi tavafa teşvik vardır. Mescid-i Haram’a bu şekilde girişi, Beytullah’ın bu şekilde tavafı hafife alış vardır.

Hiçbir kitabımızda da bu yönde bir ibare yoktur. Hatta bu şekilde tavafın masiyet olduğu, yapanın isyankâr sayılacağı, eğer yapılmışsa iade edilmesinin gerektiği, iade etmemişse üzerine bedene düşeceği dile getirildiği gibi, bedene kesse, dönüp iade etse de ayrıca tevbe etmesinin gerektiği vurgulanır. Bu incelik de asla unutulmamalıdır. Kitap yazan kardeşlerimizin gözden kaçırdığı bir inceliktir.

O zaman bu durumda olan bir kadın ne yapacak? sorusu ister istemez akla geliyor. Doğru olan onların götüren organizelerin bu hanımlara imkân tanıması ve onların ibadetlerini kâmilen yapmalarıdır. Organizeler bunun için vardır. Bunu organize etmek, onları birkaç gün sonra Medîne’ye sevk etmek veya ülkelerine dönüş biletlerini birkaç gün geriye almak organizelerin vazifelerindendir.

Hac ve umre organizeleri sadece otel tutup, nakliye yapmakla görevleri tamamlanan organizeler değildir. Götürdükleri hacıların ibadetlerini hakkıyla eda konusunda en az hacı kadar titiz ve dikkatli olmaz, hayra vesile olmaya talip olmak zorundadırlar. Bunu yapamıyorlarsa bu mecale girmemelidirler.

Diyanet organizesi de bunun içindedir. Bu söylediğim zor yapılacak veya imkânsız, ya da aşırı meşakkatli bir şey değildir.

Günümüzde seyahat imkânları çoğalmış, tecrübeler artmıştır. Eskisi gibi diyarlardan tek kervanlar gelmiyor, gelen kervanlar sahralar aşmak zorunda kalmıyor..

Son diyeceğimiz de şudur: Beytullah’a yol bulup ulaşan insanlar hac ibadeti için bir daha kolay kolay yol ve imkân bulup gidemiyorlar. Onların ibadetini ifsad etmek, yaralamak,  açılan yarayı sarmadan açık bırakmak hiçbir ilim ehlinin üslubu olmamalıdır.

Zihinlerdeki karışıklığı durultmak için yazdığınız yazının durgunluk getirmediği, bulanıklılığı daha da artırdığı, bilgi kirliliği ve kargaşasını çoğalttığı kanaatini taşıyorum.

Şunu da düşünmenizi istiyorum: Talebelerimizin yaptığı gibi aynı konuyu sizden bu cevabı alan insanlar gelerek bize sorsalar, biz ne diyeceğiz? Sözleriniz aktarıldığında ve o sözler, bizim cevabımızla karşılaştırıldığında sizin ya da bizim hakkımızda ne düşünülecek. Siz, Diyanet İlmihalinde gördüğünüz bir bilgiye dayanarak bu neticeye varma hakkına sahipseniz, biz yüzlerce kitapta gördüğümüz bilgileri aktarma, hatalara dikkat çekme hakkına sahip değil miyiz?

Yazınızda üzerinde durulması gereken başka noktalar da var. Burada durmayı tercih ediyor, hatalı bilginin ve tavrın düzeltilmesi ümidini taşıyorum. Her şeyin doğrusunu şüphesiz Allah bilir. Selam ve hürmetlerimizle…


[1] Menâsik-i Molla Aliyyü’l-Kârî (Haşiyesi İrşâdü’s-Sârî ile basılı s. 381-382).

[2] Bedayiu’s-Sanâyi’ (2/ 129).

Bu konuya henuz yorum yazilmamis.
Yorum Yaz:

You can use these tags:
<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>